Yorum-Tavsiye kategorisi arşivi

“Yerebatan Sarayı” ziyareti …

18b

542 yılında Bizans İmparatoru Justinyen tarafından , sarayın su ihtiyacını karşılamak üzere yaptırılan “Yere Batan Sarnıcı” bir diğer adıyla “Yere Batan Sarayı”  bu günlerde İstanbul’da kendisini görmeye gelenleri karşılıyor.

Yaklaşık 143 metre uzunluğunda ve 65 metre genişliğinde olan “Yere Batan Sarayı” ,  9800 metrekarelik bir alanı kapsamaktadır. Her bir dizide 28 tane olmak üzere 12 sıra sütun tuğla kemerleri ve bunların desteklediği tonozları taşır.Sonraları yapılan temizlik ve onarım ile sarnıç, İstanbul Büyükşehir Belediyesi tarafından, ziyaretçilerine eşsiz bir görsel manzara oluşturmakta.

Sarnıcın kuzeybatı köşesinde bulunan sütunların altında kaide olarak kullanılan  iki “Medusa” başı, Roma İmparatorluğu döneminde heykeltıraşlar tarafından yapılan, ancak ne amaçla buraya getirildiği tam olarak bilinmeyen yapılar olup, Yere Batan Sarnıcı’ na gelen ziyaretçiler tarafından büyük ilgi görmekte.  Medusa’yla ilgili mitolojiye dayandırılan birçok efsane bu sarnıcı daha da gizemli kılmakta. Bir rivayete göre Medusa yeraltı dünyasının dişi canavarı olan üç Gorgonadan biridir.  Bu üç kız kardeşten yalnızca yılanbaşlı Medusa olumludur ve kendisine bakanları taşa çevirme gücüne sahiptir. O dönemde büyük yapıları ve özel yerleri kötülüklerden korumak amacıyla Gorgona kafalarının resim ve heykellerinin konulduğu,  Medusa’nın da bu düşünceyle buraya yerleştirildiği zannedilmektedir. Bu ve bunun gibi birçok rivayete konu olmuştur, bugüne kadar “Medusa” .

Şu tarihin pazar günü itibariyle bir “Yere Batan Sarayı”  ziyaretinde bulunmuş olduk . Mistik havası etkileyici olan sarnıç,  yukarıda bahsettiğim gibi tarihsel geçmişiyle de çok ilginç bir yapıya sahip. Çeşitli etkinliklere ev sahipliği yapmakta olduğunu öğrenmekle birlikte, haftanın hergünü ziyaretçilerine açık olduğunu da bir anektot olarak vermek isterim.

Bu ve bunun gibi birçok tarihi mekana ev sahipliği yapan İstanbul,  çeşitli kültürleri buluşturmakta ve şu dönemde yaşayan bizlere farklı bakış açıları ve yaşam biçimleri göstermekte …

Yorum yok

Yeniden Şebnem Ferah – “Benim Adım Orman”

sebnem-ferah-benim-adim-orman-albumu-2009-12759

Türk rock müziğinin en başarılı kadın vokallerinden biri olan “Şebnem Ferah” ,  tam 4 yıl aradan sonra “Benim Adım Orman” ile geri döndü.

Albüm 16 Aralık tarihi itibariyle tüm müzik marketlerde yerini aldı.Albümde yer alan tüm şarkıların söz ve müziği “Şebnem Ferah” a ait.Albümün prodüktörlüğünü “Tarkan Gözübüyük” üstlendi. 101 Stüdyoları’nda kaydedilen albümde, “Şebnem Ferah” a klavyelerde Ozan Tügen,  gitarlarda Metin Türkcan,  bas gitarda Buket Doran,  davullarda ise Aykan İlkan eşlik etti.

Albümün track list’i şöyle ;

1)Merhaba
2)Benim Adım Orman
3)Yalnız
4)İstiklal Caddesi Kadar
5)Eski
6)Mahalle
7)Ateşe Yakın
8)Serapmış
9)İnsanlık
10)Bazı Aşklar
11)Uçurtma
12)Eski – 2

sebnem_ferah1

Albüm şu tarihin sabah saatleri itibariyle elime geçti ve dinleme fırsatı buldum.Albümden ilk dikkatimi çeken şarkı olan  “İstiklal Caddesi Kadar” . Hafiften nostaljik bir Tramvay çan sesiyle başlayan şarkı, sözleri anlamında da gerçekten bence çok başarılı bir çalışma olmuş.

Şarkının sözleri ;

Alnımdan akan ter sana hiç değmedi
Gözümden damlayan yaş, denizi bulmadı
Bir sokak gördüm rüyalarımda gecelerce
Hiç sana çıkmadı

Sadece yarım saat tutuştuk elele
O saat durmadı
Düşünüyorum ne kadar sevmiş olabilirim
Düşünüyorum…

Sen, ben, gece bir yol
başka birşey yok elimde, hafızamda
Düşünüyorum ne kadar yer etmiş olabilir
İstiklal Caddesi kadar

İstiklal Caddesi kadar
Anları birer birer topladım sakladım
Tarihin ortasında gelecek aradım
Hücreme girdin dokundun hücrelerime

Buluttun damladın
Cümleler kaçtı dağıldı dört bir tarafa
Sadece noktayım.
Düşünüyorum ne kadar sevmiş olabilirim

Düşünüyorum…
Sen, ben, gece ve bir yol
başka birşey yok elimde hafızamda
Düşünüyorum ne kadar yer etmiş olabilir
İstiklal Caddesi kadar !!

Ve şarkı ;


Yorum yok

Dokuz Eylül …

 
Tarih “ 9 Eylül “ ü gösteriyor.Bu tarih Türk ordusunun Kurtuluş Savaşı sonunda güzel “İzmir” i işgal altından kurtardığı efsane bir tarihtir.“İzmir” in kurtuluşunun 87. yıldonümüdür bugün.

I . Dünya savaşı sonrasında imzalanan “Mondros Ateşkes antlaşması” gereğince Anadolu’yu işgale başlayan itilaf devletlerine karşı 1919 yılında “ Mustafa Kemal Atatürk “ ün Samsun ‘da başlattığı tarihi bir nitelik kazanan direniş hareketiyle , Türk ordusu vatanını kurtarma yolunda çok önemli zaferler kazanmıştır.

Bu zaferleri takiben “26 Ağustos 1922” sabahı çok büyük dikkat ve titizlikle hazırlanan taaruz planı uygulamaya konulmuştur.Bununla birlikte “30 Ağustos 1922” tarihinde gerçekleştirilen “Başkomutanlık Meydan Muharebesi” nde yunan ordusunun büyük bir kısmı dağıtılmış ve etkisiz hale getirilmiştir.Bunu takiben gerçekleştirdiği toplantıda Başkomutan “Mustafa Kemal Atatürk” , Genelkurmay Başkanı Fevzi Çakmak, Batı Cephesi Komutanı İsmet İnönü, ordu komutanları Yakup Şevki Subaşı ve Nurettin Paşa’ları karargahını kurduğu Çalköyü’nde bir araya getirmiş ve kaçabilen yunan kuvvetlerinin büyük bir hızla takip edilmesini ve İzmir yakınlarındaki kuvvetlerle birleşerek ,ortadan kaldırılmasını istemiştir.

Sonuç olarak “9 Eylül 1922” sabahı yunan mevzilerine taaruz eden Türk ordusu yaklaşık 3 yıldır işgal altında bulunan “İzmir” i işgal altından kurtarmış ve büyük bir zafere imza atmıştır.

“İzmir” in kurtuluşu sonrası yaptığı konuşmada “Mustafa Kemal Atatürk şu sözleri söylüyordu ;
 

“İlk verdiğim Akdeniz hedefine varmakta orduların gösterdiği gayret ve fedakarlığı hürmet ve takdirle anarım. Elde edilen büyük muzafferiyetin yapıcısı olan kıymetli arkadaşlarıma en içten teşekkür ve tebriklerimi bildiririm. Orduların bundan sonra verilecek hedeflerin alınmasında da aynı fedakârlık yarışmasını göstereceklerine inancım vardır ve hep tam olacaktır”.

 

 

Türk ordusunun İZMİR’e gelişi

 Bugün ise bu önemli olayın yıldönümündeyiz.Bir İzmirli olarak “9 Eylül” tarihinin önemini çok iyi bilenlerden biriyim.Bu güzel şehri bağımsızlığına kavuşturan ve her zaman ülkenin en önemli şehirlerinden biri sayan Türk ordusuna ve büyük lider “Mustafa Kemal Atatürk” e teşekkürü bir borç bildiğimi söylemeliyim.

Bizler bu gibi olaylarda neler kazandığımızı ve bu gibi büyük bir lidere sahip olmasaydık sonucunda kimbilir şu an için hangi esaret altında yaşıyor olabileceğimizi tekrar çok iyi düşünmemiz gerekir.Bunun sonucunda bu vatanı belirli değerler üzerine kuran ve ayakta tutan büyük komutan “Mustafa Kemal Atatürk” ün ilkelerinden hiçbir zaman ayrılmayıp,ulusumuzu yaşatacak olan niteliklerin bu değerler olduğunun farkına varmalıyız …

3 Yorum

Likemind – Temmuz yapıldı …

Bu ayki “Likemind” İzmir buluşmasını gerçekleştirdik.Katılımımız azımsanmayacak kadar yüksekti,Gündoğdu-Starbucks’ın bir dahaki buluşmada bizi taşıyacağından emin değilim.Gayet keyifli bir sohbet ve fikir alış-verişi oldu.Daha önce Likemind etkinliğinin ne olduğundan bahsetmiştim.Konuyla ilgilenenler önceki yazılarıma göz atabilirler.Mümkün olduğunca katılımın fazla olması,etkinlik için gerekli ve önemli bir olgu.
Her buluşmada yeni beyin fırtınalarına tanıklık ediyoruz.Fikirlerin paylaşıldığı,görüş alış-verişinin yapıldığı kahve eşliğinde sıcak bir ortam var.Devamını şimdiden bekliyoruz açıkçası.Bu arada tabiki Likemind etkinliğinin her ayın ilk Salı günü olduğunu tekrar vurgulamakta fayda görüyorum…
Buluşma’dan birkaç görüntü paylaşmak isterim ;

 

 

Yorum yok

Led Zeppelin – 40 th Anniversary …

Dile kolay tam 40 yılı geride bırakan gelmiş geçmiş en büyük rock gruplarından ‘’Led Zepplin’’ ‘e ilişkin birşeyler çiziktirmek istedim 40. yıl dolayısıyla.

1968 ‘ in son demlerinde 69 başında Jimmy page (James Patrick Page) tarafından Page’in önceki grubu Yirdbirds’ün dağılmasıyla kurulan grup, Hard rock,heavy metal,blues,rockabilly,soul,funk,kelt,hint,arap ve latin tarzlarını çok başarılı bir biçimde harmanlamıştır.Grup bugüne kadar dünya genelinde 300 milyon civarında bir satış rakamına ulaşmayı başarmıştır.Bu rakam müzik tarihin muazzam rakamlarındandır.

Gitarda Jimmy Page önderliğindeki grup ; davulda John Bonham , bas gitarda John Poul Jones ve solist olarak Robert Plant olarak müzik hayatına adımlarını atmışlardır.Grup müzikal kariyerine Atlantic Records ‘la yaptığı anlaşmayla çok hızlı bir biçimde giriyordu.İlk albümleri ‘’Led zeppelin‘’ ,onların çıktıkları gibi dibi boylayacaklarını düşünenleri oldukça yanılttı.Grubun öne çıkan iki ismi Robert Plant ve Jimmy Page sahne üzerindeki yarattıkları etkiyle grubun adımlarını daha da sağlam atmasını sağlıyorlardı.Sonrasında çıkan albümler sırasıyla ‘’Led zeppelin II ‘’ ,’’Led zeppelin III’’ adını aldı.Bu albümlerden ortaya çıkan ‘’Whole lotta love’’,’’The immigrant song’’ gibi parçalar rock tarihinin klasikleri arasında yer almakta.

Grup çıkardığı 4. albümlerine bir isim vermediler albümün adını albüm kapağındaki dört şekil oluşturuyordu.Bu dört şeklin grup üyelerine dağılmış hali şöyleydi ;Robert Plant, Mu uygarlığını temsil eden şekli,Jimmy Page, ‘’zoso’’ adı verilen gizemli şekli,John Poul Jones ustalığı temsil eden kelt şeklini,John Bonham ise üç içiçe geçmiş çember şeklini simgeliyordu.Bu sıradışı albümden çıkan sözleri Plant tarafından ingiliz mistik edebiyatından uyarlanan ‘’Stairway to Heaven’’ rock tarihinin en sağlam şarkılarından sayılmaktadır.

Sonraları grup için yavaş yavaş talihsizlikler üst üste gelir,Önce Plant’ın oğlunu kaybedişi,sonrasında ise grup üyelerinden Bonham’ın aşırı alkolden hayatını kaybedişi grubun dağılmasının başlıca sebeplerinden olmuştur.

Grup 70-80 arası dönemi tam anlamıyla sallamış,rock tarihinin efsane grupları arasında en baş sıraları kapmıştır.Grubun birçok sıradışı ,önemli parçası bulunmakta,burada hepsini isim isim saymak istemiyorum.Bunlar içinden benim en çok sevdiğim şarkı ise ; ‘’Babe I’m gonna leave you’’ dur.

Grubun prodüktörlüğünü efsanevi prodüktör Ahmet Ertegün’ün yaptığını da burada belirtmeden geçmeyelim.Grup üyeleri geçtiğimiz yıllarda ise Page , Plant , Jones ve hayatını kaybeden John Bonham’ın oğlu Jones Bonham ‘dan oluşan kadrolarıyla Ertegün anısına Londra’da O2 Arena’da bir konser verip,Ertegün’e olan saygılarını göstermişlerdir.

Rock tarihinin bu mihenk taşı grubu, 40. yıllarını doldurdukları bu tarihlerde saygıyla anılmayı hakediyorlar…

Diskografi:
* Led Zeppelin (1969)
* Led Zeppelin II (1969)
* Led Zeppelin III (1970)
* Led Zeppelin IV (1971)
* Houses of the Holy (1973)
* Physical Graffiti (1975)
* Presence (1976)
* In Through the Out Door (1979)
* Coda (1982)
Grubun resmi websitesi :http://www.ledzeppelin.com/

Yorum yok

Bu şehrin adı İZMİR …

Bu şehir beni benden alan ,bu şehir beni ben yapan,bu şehirdir beni kendime getiren. Burası İzmirdir  , burası farklı bir yerdir , burası gecesi gece , gündüzü gündüz, kadını kadın, denizi deniz ,a damı adamdır . Her türlü sıfatı taksalarda bize, kendilerine yediremeseler de bu şehrin felsefesini, burası İZMİR , benzemez başka vatana.
Bu şehrin kendi felsefesi vardır, hayata bakış açısı , hayata karşı bir duruş biçimi. Yaşar bu şehir,  kültürün en odak noktasında, verir teninin son damlasına kadar yaşam mücadelesini bağımsız duruşuna. Bu şehir bir yaşam biçimidir ,b ir duruş biçimi, bir hayata karşı silkinme şekli, kendisine sıfat takanların anlayamacağı, hayata kendi sayfasını açmakta bu şehir.
Bu şehir görüp görebileceğin ülkenin en felsefesi olan , hayat duruşu, hayatın üstünde bir yerdir. Anlayamaya bilirsiniz bu şehrin gereklerinden, hayatı algılayış biçimden, hayatı yaşayış tarzından. Bu şehir anlaşılmak zorunda değildir , bu şehir kafanın içindekinden çok farklıdır, anlayabileceğinden.
Bazı hikayeler vardır doğuşumuzdan beri bize anlatılan yaşam felsefesine ilişkin , hayatın bu olmadığına dair bakış açılarının, belli eksenlere oturtulmasından gelen. Ama kendi hiçbir zaman bu hayatı yaşamayan felsefenin ürünü olan, yaşam biçimlerinin ortaya çıkardığı bir dünya bu dünya. İşte bu şehir hayatı yaşamayı hepinizden iyi bilir , bu şehir hayata karşı dinlediğiniz hikayelerin tam da gerçeğe dönüşebileceği yerdir aslında. Bu şehrin adı İZMİR , umursamaz dünyanın zehrini , bakar kendi felsefesini hayata koymaya bu şehir ….

Yorum yok

Kartal'ın zirve aşkı …

Kara kartalımız sezonu çifte kupayla kapattı.Bu başarı Beşiktaş tarihinin 2. kez kazanılan çifte kupa zaferidir.Bu açıdan çok anlamlı bir başarıdır.
Sezonu aslında şöyle bir özetlersek, bir tarafta maliyetleri yüksek olmasına rağmen kazanma hırsını taşımayan takımlar varken bir tarafta ise özellikle bu sezon kazanma hırsını doruk noktasına taşıyan Beşiktaş vardı.Çünkü bu takım 100.yıl dan beri şampiyon olamamış ve her sezon kendisine destek veren efsanevi taraftar grubu Çarşı başta olmak üzere tüm taraftar kitlesini hayal kırıklığına uğratmayı başarmıştı.

Esasında her sezon aslında biz aynı filmi seyrediyorduk uçmaya niyetlenen bir Kartal ama iki-üç kanat çırpıştan sonra olduğu yerde sayan bir Kartal vardı.Ama bu sezon bu tablo biraz değişikti bu farkediliyordu ,bu sefer aç bir Kartal vardı her ne pahasına olursa olsun o lokma yı isteyen bir Kartal vardı.Evet belkide ligin en pahalı veya en teknik oyuncularına sahip değildi Beşiktaş, ama bu sezon gerçekten takım olmuş ve bütünlüğü sağlamış bir ekip vardı.Bu azim ve savaşçı ruhla Beşiktaş sezonun genelinde kararlı ve istekli oynayarak hem Türkiye kupasını hemde özlenen Şampiyonluk kupasını almayı başardı.

Sezon içinde taraftardan söz etmeden geçmeyelim bu sezon sadece futbolla ilgilenen futbola göre yorum yapan takımı her zaman destekleyen bir taraftar kitlesi Beşiktaş’ın arkasındaydı.Bu faktör zaten diğer takımlardan ayıran belli başlı özellikti Beşiktaş’ı.İşte sadece futbola odaklanan bir kitlenin takıma ne kadar faydalı olduğunu bir kez daha gördük.
Takımın kupa ve ligde kazandığı başarıyı ben üstüne basa basa kazanma hırsına bağlıyorum.Başarmak istendiğinde şartlar ne kadar kötü olursa olsun hedefe ulaşılabileceğinin tam bir göstergesidir bu zafer.Özellikle başta takıma bu kolej ve takımdaşlık havasını kazandıran Mustafa Denizli’ye , teknik heyet ve takım futbolcularına Kara kartal’ımızı tekrar uçurdukları için teşekkür ediyorum…

2 Yorum

Organizasyon, iyi güzel de …

 

”Blog ödülleri” organizasyonu Türkiye’de mevcut olan blog sayfalarının katıldığı, incelediğim üzere özellikle sponsorlar anlamında da sağlam görünen bir organizasyondu.Zaten bende blog umu kaydettirirken öncelikle yarışmanın sponsorları ve yarışmaya katılan diğer blog ların kalitesini baz aldım.Bu organizasyonu düzenleyen ve destek olan sponsorlara bir blog yazarı olarak teşekkür ediyorum.Böyle organizasyonların düzenlenmesi çok önemli.
Burada bloglar belli kategorilere ayrıldı ve her kategori ayrı ayrı değerlendirilecekti.Organizasyon websitesinde seçim kriterinin tam olarak ne olduğu yazmıyordu.Bir oylama dan bahsediliyor daha sonra değerlendirme süreci deniliyordu.Bu bağlamda oylar belli bir noktada belirleme aracı olur geri kalan bölümde ise gerçekten bu işlerden anlayan bir jüri tarafından blog lar daki içerik değerlendirilir ve gerçekten içeriği,tasarımı anlamında bir değer yaratan blog lar başarılı bulunur diye düşünüyorduk.Ancak dediğim gibi websitesinde yarışma başlamasına rağmen net bir açıklama gelmeyince organizasyon yetkilileriyle direk kontakt kurdum.Aldığım yanıt ise, sadece ‘’halk oyları ‘’nın belirleyici olacağıydı.
Seçim bir süreçtir.Bunda halk oylaması etken bir rol oynayabilir ama belirleyici asla olamaz.Eğer hakikaten blog’u için çaba sarfeden ve emeğinin karşılığında ödüllendirilebilecek kişiler dediğim gibi bu işten anlayan bir jüri veya değerlendirme komitesi tarafından değerlendirilmeden salt halk oylarıyla bir sonuç aranıyorsa, bu bence içerik ve tasarım anlamında işe emek vermiş blogların gözardı edilmesi demektir.
Burada yeterli tanıtımı yapılamayan bloglar için oylama denilen mantık tamamen haksızlıktır.Bu bağlamda her blog kendi okuyucusu veya tanıdık kitlesi bazında oy sahibi olur.Buda diğer blog ların keşfedilememesi ve yarattıkları değerin ortaya çıkarılamaması anlamı taşır.Kaldı ki organizasyonun tanıtımı ve sergilenen adayların bilinirliğinin sağlanması da yetersizdir.Eğer bir değerlendirme komitesi tarafından her blog değerlendirilir ve bir sonuç aranırsa benim önerim daha mantıklı ve yararlı bir seçimin olacağıdır.
Böyle organizasyonlar ülkemiz açısından gerekli ve önemlidir.Ancak organizasyondaki seçim aşaması daha bilimsel ve yaratılan değerin gözönüne alınarak yapıldığı bir süreç olabilirdi.Anlatmak istediğim bu tip organizasyonlarda seçim i tamamen oylama ya bırakırsanız bu gerçek bir sonuç olmaktan çıkacaktır.Umuyorum ki bundan sonraki organizasyonlarda daha sağlıklı ve mantıklı bir seçim aşaması oluşturulur ve değerlendirme yapılır…

1 Yorum

Bir Oscar gecesi…

Yine bir Oscar gecesi izleme hevesim tuttu ve oturdum ekranbaşına.Ödül töreninden önce NTV ‘deki Oscar öncesi yayınına Cem yılmaz katılmıştı.Zaten gecenin keyifli geçeceği burdan belliydi.Programın sunucusu Yekta kopan’la Cem yılmaz arasındaki dialoglar bir ara kırdı geçirdi.Hatta ikili iddiaya bile girdiler geceye Brad pitt bıyıklı mı bıyıksız mı gelecek diye,Abazoğlundan bir kostüm kazanmacasına,bu iddia sırasında ara ara atışmalar dikkat çekti,yekta da cem in altında kalmamaya çalışsada bırakın komedyen komedyenliğini yapsın.

Güzel sohbetten sonra ‘’Red carpet’’ faslına geçildi.Kırmızı halı’da dikkat çeken bu seneki inanılmaz güzeller oldu,tabi ki benim dikkatimi ilk onlar çekti :) Kırmızı halıda göze çarpan sinemanın güzelleri arasında benim favorilerim Natalie portman,Kate winslet,Anne hattaway ve yaşına rağmen hala güzel olan Merly streep’ ti.Ama Natalie portman a bir parantez açarım bence gecenin en güzel kızıydı.
 
Kodak tiyatrosu’na görkemli bir giriş yapıldı daha sonra.Bu sene seyirciler sahneye biraz daha yakınlaştırılmıştı ,atmosfer daha sıcaktı.Gecenin sunuculuğunu üstlenen Hugh jackman , nam_ı diğer ‘’Wolverine’’ gerçekten iyi bir performans sergiledi.Bir ara gecenin bence en etkileyici performansı olan Beyonce ‘yle birlikte gerçekleştirdikleri müthiş dans şovuylada başarısını kanıtladı.Beyonce herzamanki gibi yine süperdi,söylemeden geçmeyelim.
 
Bir yandan ödüller yawaştan sahiplerini bulmaya başladı.Salondaki konuklar bu sene gerçekten sinemanın devleri denebilecek isimlerdi.Gecenin onur ödülü Hollywood un gelmiş geçmiş en büyük komedyenlerinden olan ‘’Jerry Lewis’’ e gitti.Bu akademinin bence biraz geç hatırladığı bir ödüldü.Jerry Lewis ‘in burada yaptığı meslek için söylediği bir sözü anektot olarak vereyim ‘’Çocukken yaptığınızda cezalandırıldığınız şeyleri,büyüyünce yapıp para kazandığınız mesleğin adı komedyenliktir’’.

Gecede en iyi yardımcı erkek oyuncu ödülü Joker rolüyle bir süre önce yaşamını yitiren Heath Ledge’ a gitti. Gerçekten ilk defa bir Batman filminde joker rolü Batman in önüne geçmişti.Jack nicholson ‘a da ayrı bir parantez açalım ama Heath ledger gerçekten joker i farklı bir yere koymuştu.

En iyi yönetmen dalındaki ödülde ben biraz akademinin Slumdog millionare odaklandığını ve David fincher ı es geçtiğini düşünüyorum.David fincher ;hatırlatalım ‘’seven’’,’’fight club’’ ve son olarak Benjamin button ın yönetmeni.Akademi bazen şartlandığı şeylere bütün ödülleri vermeyi tercih ediyor.Bunun sonucunda gecenin en iyi film oscarı ‘’Slumdog millionare’’ e gitti.Ben filmi şu ana kadar izleyemedim.Türkiyede sanırım bir iki haftaya kadar vizyona girecek.İF İstanbul kapsamında filmi izlemiş arkadaşlarımdan birnden aldığım bilgi filmin gerçekten çok başarılı olduğuydu.Tabiki bu bir Oscar ödülü için yeterlimiydi,bende biraz soru işareti kaldı.Filmi izleyip buraya yorumumu yazıcam sözüm olsun.

Gecede Sean penn ve Kate winslet ta ödülle taçlandırıldı.Özellikle Kate winslet bunu çoktan haketmişti, Sean penn’ inde oyunculuğu zaten tartışılmaz.Burada benim dikkatimi çeken ödülleri vermeye gelen daha önce bu dalda oscar almış sinemanın devi 5 bayan oyuncu ve 5 erkek oyuncunun ödülü sunmasıydı ve adaylara tek tek ödül vermeselerde yorumlarıyla haklarını verdiler.

Bu bir Oscar değerlendirmesi veya eleştirisi değildir.Ben bir Pazar gecesi haydi Oscara takılıyım bakalım ne oluyor diyerek Oscar izledim hepsi bu.Gerçekten keyifli bir geceydi.

Burada sinemanın kalbinde bir ödül veriliyorsa o ödülün her ne kadar akademiyi eleştirsemde bir anlamı vardır.Bırakalım bizde Oscar alıcaz geyiklerini,bizimde kendi alanımızda gayet güzel sinema ödüllerimiz var,her ödülü Oscar la kıyaslamak veya her yapılan filmden sonra bizde oscar alıcaz demenin bence bir anlamı yok.Oscar gecesini izleyipte, ”Bunlarda şov yapıyolar canım”mantığını geride bırakıp,olayın keyfini çıkarmaya bakalım.Bu bir şov dünyası şov dünyasının elemanlarıda size şov yapıyorsa onları izleyin, belki sıradan hayatınıza biraz renk katarsınız…

1 Yorum

Kaçma ,kovalama,kovalarken kaçırma mevzusu…

 
Şu melankolik havayı biraz dağıtıp kafa patlatalım bazı ilişki içindeki mevzulara diye düşündüm…

Şu abuk sabuk olduğu kadar, gerçek olduğuna sonradan onay verdiğimiz bir olay vardır ya herkesin hayatından geçmiş olan ’’kaçan kovalanır’’ felsefesi.’’gönül kaçanı kovalar aman aman peşine düştüm yar ‘’ diye devam eden ve olayda başrol üstlenen felsefik şarkılar da vardır bu konuda yazılmış. Evet maalesef bu böyledir hayatta ,bunu belkide bilinçli yapmaz insan ama sevildiğini bildiği zaman ,bir şımarma, bir kendini geri çekme yaşanır herkesde. Sanki bu ihtimal artık ceptedir de, diğer ihtimallere bir göz atalım felsefesi hakimdir insanoğlunda. Bu olayın hangi tarafını sevdiğim konusuna gelince, kovalayan pozisyonu bana hiç uymadı hayatım boyunca.

 Burada akla gelecek olay bu nedir ya ??  Sen birine değer veriyorsan , seviyorsan git yanına ‘’seni seviyorum arkadaş’’ de. Bundan güzel birşey varmıdır? Yok ama, hiçbir zaman bu kelimeyi önce söyleyen sen olmayacaksın ki değerin bilinsin, cool takıl. At havanı sağa sola , anlat arkadaş sohbetlerinde işte şu beni böyle sevdi bu şöyle istedi. Ne fayda bunlar sana, kalıyorsun kendi kendine sonuçta. Birini kovalayacak pozisyona gelmek mi senin hoşuna gidecek hayatta. Bu rol mü seni gerçek seven yapacak. Arkadaş birini seversin , gider dersin ki ben seni sevdim. Bu bu kadardır. Ama bunu duyan karşıdaki şahıs bir stil alıyorsa, zaten bunda garip birşey vardır. İnsanoğlunun bu acayip stili niye seçtiğini bir türlü anlayamamışım ama bizzat yaşamışımdır. Bazen kendimde bu kurgunun içinde olmuş ve ‘’Alain Dellon’’ havalarında gezmişimdir. İlişki konusundaki ukalalığımı beni tanıyanlar bilir. Ama bunun böyle olmaması gerektiğine kalpten, sonuna kadar inananlardanım. Bırakın şu atraksiyonel vaziyetleri, bırakın şu biri sizi sevdimi ona karşı yaptığınız burnu büyüklüğü, bırakın şu sevgi sözcüklerini duymaktan kaçınma hallerini, bırakın ya.

 Biri size sevgisini veriyorsa onu alın, siz tekrar o sevgiyi geri istediğinizde çok geç olabilir …

Yorum yok